Kapadokya Gezilecek Yerler

KAPADOKYA

kapadokya tur
kapadokya tur

Kapadokya bölgesi Peri bacalarıyla ünlüdür. Hristiyanlığın ilk dönemleri için bu bölge önem taşımaktaydı.2. yyda. ilk Hristiyan topluluk oluşmuş, 4. yy da da resmi olarak Hristiyanlık kabul olmuştur. Yüzlerce mağra Kilisesi harika duvar resimleriyle buradadır.6. yy. dan 18. yy. ‘a kadar resim tarzındaki değişim ve gelişimleri görmek mümkün. Diğer gezilebilecek esas merkez ve yerler yer altı şehri Derinkuyu ve kaymaklı, Ihlara vadisi, Çömlek şehri Avanos ve Hacıbektaş müzesidir.

GÖREME VADİSİ

göreme aşk vadisi
göreme aşk vadisi

Göreme vadisi içinde bulunan sayısızca mağra kilisesiyle Kapadokyanın ünlü yerlerinden birisidir. Birçok kilise Arap istilasından sonra 11.yy. da oluşmuştur. Bizans zamanında Göreme Piskopos merkezi olmuş ve sadece Rahiplere ev sahipliği yapmıştır. Diğer yerler, Basilus Kilisesi, Elmalı Kilisesi, Barbara Kilisesi duvar resimleriyle alışılmışın dışındadır. Yılanlı Kilisesi de yılan resmi ile bu adı almıştır. Önemli Kiliselerden biri de Göremedeki Karanlık Kilisedir. Karanlık olmasından dolayı ışık Freskleri hiç bozmamıştır. Ayrıca Kapadokyanın 10.yy. ait en büyük Kiliselerinden biri de Tokatlı Kilisesidir. Ana bölümde ‘makedonyanın rönesans’ denen yükseliş dönemine ait çok güzel Freskler bulunmaktadadır. Göreme vadisinde Manastırlardan kalma bir çok kalıntılar, ve birçok Kilise vardır. Bunları burada anlatmakla bitiremeyiz.

SOĞANLI VADİSİ

soganli vadisi
soganli vadisi

Göremenin dışında ikinci büyük Rahip merkezi Soğanlı Vadisidir. Freskler 9-13.yy.aittir. Vadideki bazı Kiliselerde ne zaman yapıldığına dair tarih vardır. Burda yaklaşık 150 Kilise bulunmaktadır. Önemli Kiliseler 1060 – 1061 de yapılmış olan Karabaş Kilisesi ve yapılışı 11.yy. başlamış olan Barbara Kilisesidir.

 

YERALTI ŞEHRİ DERİNKUYU

Bu yeraltı şehri Frikler zamanındandır. Bizans zamanında da yaşanılmaya devam edilmiştir. Burası düşmandan korunmak için oluşturulmuştur. Düşman istilası ile yeraltı şehrinin kapıları kapatılmış ve 80 m. Yükseklikteki bacalardan havalandırma sağlanmıştır. Derinkuyu 1963de bulunmuş ve açılmış olan en büyük yeraltı şehridir. Derinkuyu yeraltı şehrinden 11 kat aşağıya inilebiliyor, henüz açılmamış olan ve devam eden diğer katları da vardır. Bugüne kadar açılmış ve bulunmuş kısmı sadece çeyreği olan 1500 m2’lik bir alanı kaplıyor ve yeraltı şehri diğer yeraltı şehirleriyle bağlantılı. Tahminlere göre Derinkuyu 3000 den 50000 insanı barındırabiliyordu.

IHLARA VADİSİ

Ihlara Vadisi çok güzel bir kanyondadır ve etrafında görülmeye değer mağra kiliseleri ile harika bir doğası vardır. Melendiz suyu boyunca yürülünebilir.Özellikle canlı Freskleriyle Kokar Kilisesi görülmeye değer. 11. yy. ikinci yarısına ait çok eski Eğri Taş ve Yılanlı Kilisesi de diğer kiliselere göre farklı bir özellik taşır.

ZELVE VADİSİ

Zelve Vadisi Kapadokyada çok özel bir manzaraya sahiptir.1953’de burası bir yerleşim yeriydi. 20. yy. kadar Zelve, Hristiyan ve Müslümanların beraber yaşadığı bir yerdi. 1967’de açık hava müzesine çevrildi.Labirent bir yola sahip olan bu vadi keşfedilebilir.Burda yerleşim yerleri, Merdivenler, Kiliseler ve Güvercinliklerde görmeye değer yerlerdendir. Mağaralardaki Freskler hayvan ve insan figürlerinden ziyade geometrik şekillerdir. Üzümlü Kilisesinde 8. ve 9. yy.ait iyi korunmuş Freskler mevcuttur.

ÇÖMLEK ŞEHRİ AVANOS

Avanos Kızılırmak nehri kıyısındadır. Çömlek toprağının ünlü olması bu toprağın nehir tarafından getirilmiş olmasından kaynaklıdır. Burada günümüz dahil olmak üzere Antik çağdan beri çömlek işçiliği yapılmaktadır.

HACIBEKTAŞ TEKKESİ

Burda Hacıbektaş Veli’nin Tekkesi müzeye çevrilmiştir. Gezilebilir.

DİĞER  ALTENATİF TATİL İMKANI ANTALYA BUTİK OTEL

Kapadokya da tatil yapanlar için alternatif olarak  Antalya’da olympos köy evi butik otelde evinizde  gibi rahat bir ortamda konaklama yapacaksınız köy evi olympos butik otel

Kapadokya’nın Yeraltı Şehirleri

Kapadokya’nın Yeraltı Şehirleri

yeralti sehri
yeralti sehri

Yeraltı şehirleri, sadece Kapadokya bölgesinin jeolojik oluşumlarına özgü yapılar. Bu nedenle başka hiçbir yerde benzeri bulunmuyor.
Haklarındaki ilk yazılı metne Ksenephon’un “Anabasis” (Onbinlerin Dönüşü) isimli kitabında rastlanan Kapadokya yeraltı kentlerinin sayısı 200’ü buluyor.
Isparta ordusu ile birlikte İran kralı Artakserkses’a karşı düzenlenen sefere katılarak, tarihin ilk “Savaş Muhabiri” olan Atinalı Ksenephon, ordunun kazanılan zaferin ardından ülkelerine dönüşünü anlattığı Anabasis’de, yorgun ve bezgin ordunun Derinkuyu ve Kaymaklı’da bulunan yeraltı şehirlerinde konakladığını anlatır. Bu kayıt, bazıları 30 bin kişinin barınmasına yetecek büyüklükteki bu gizemli kentlerin en az M.Ö 4. yüzyıldan bu yana varolduğunu kanıtlıyor. 1960-1970 yılları arasında Kapadokya’daki en ciddi araştırmayı yapan Alman Martin Urban’a göre ise yeraltı yerleşimlerinin öyküsü M.Ö.7.-8. yüzyıllara kadar gidiyor.
Bununla birlikte bölgede İsa’nın doğumundan 2000 yıl önce tarih sahnesine çıkıp Küçük Asya topraklarında boy gösteren Hint-Avrupa kökenli ‘Bin Tanrılı Halk’ Hititler
Hititler’e ait bir çok kalıntıya da –kaya kabartmaları, yazılı anıtlar- rastlanması, üstelik Hititler’in buna çok benzeyen ve Potery adı verilen yeraltı geçitlerini yaygın bir savunma sistemi olarak kullanmaları, Kapadokya yeraltı şehirlerinin daha da eskilere, hatta tarih-öncesine giden bir geçmişi olduğunu gösteriyor.

Yeraltında Eski Savaşlar

yeralti savas
yeralti savas

İstilacılarla bölge sakinleri arasında yaşanan yüzlerce yıllık bir kaçma-kovalama sürecinin sonunda Kapadokya’nın yeraltı dünyası, neredeyse kusursuz bir savunma mekanizmasına dönüştü. Yeryüzündeki kiliseler yeraltına taşındı ve Kapadokya’nın yeraltı kentleri giderek yasak dinlerin manastırlarına dönüştü. Yeryüzünün derinliklerinde sürdürülen inziva hayatları rahatsız edecek her türlü izinsiz giriş için ince önlemler düşünüldü. Duvarlarına kandil ve mum koymak için oyuklar açıldı. Kandiller için dışardan bezir yağı getirildi ve ısınma sorunu da bu şekilde çözüldü. Çapları 2.5 metreyi, kalınlıkları ise 50 cm. yi bulan ve çoğu yerinden kesilen yuvarlak sürgü taşlarıyla dışardan açılması olanaksız kapılar yapıldı. Bunların ortaları delindi ve böylece bir yandan düşmanın görülmesi sağlanırken, bir yandan da düşmana saldırabilme olanağı hazırlandı. Uçsuz bucaksız koridorlarda yolunu kaybetmiş umutsuz istilacıların, 3 metrelik tuzaklara düşmekten kurtulmuş olanları üzerine kızgın yağ dökmek için dikine delikler açmayı da ihmal etmediler. Hayvanları derinlere indirmenin güçlüğü nedeniyle genellikle giriş katlarına yapılan ahırların duvarlarına açılmış yemlikleri bugün bile görmek mümkün. Bugün bölge köylerinde halen kullanılmakta olan tandırlarıyla mutfaklar, kat tavanlarında yer alan minik haberleşme delikleri, aynı zamanda su kuyusu olarak da kullanıldığı anlaşılan havalandırma bacaları yeraltı sakinlerinin buraları uzun süre kalmak üzere inşa ettiklerini açık bir şekilde gözler önüne serer.
Bölgenin tüf adı verilen kaya dokusunun oyulmaya çok elverişli olması, öncelikle barınma amaçlı olmak üzere ilk mağara evlerin yapılmasını, ardından Hititler tarafından gizli geçitlerle birbirine bağlanarak etkili bir savunma sitemi olarak genişletildiğini düşündürüyor. Tatlarin yeraltı şehri de bu yapıya bir örnek teşkil ediyor.

GEÇİCİ BİR SIĞINAK MI, KALICI BİR YAŞAM BİÇİMİ Mİ?
Yaklaşık 25 bin km2’lik bir alana yayılan Kapadokya’nın hemen her yerinde rastlanan yeraltı kentlerinin ne amaçla inşa edilmiş olduklarına dair tartışma günümüzde bile sürüyor. Genel kanı, o dönemde sık sık yabancı istilacıların saldırısına uğrayan bölgenin, bir tür savunma önlemi olarak ve geçici bir süre için sığınmak üzere, bu kentleri inşa etmiş oldukları yönünde.

Hititler’in bölgeye gelerek egemenliklerini kabul ettirdikleri dönemde, yani M.Ö. 2 bin başlarında, Yukarı Mezopotamya’daki zengin Asurlu tüccarların Anadolu ile yoğun bir ticari ilişkiye girmiş oldukları biliniyor. Bölgenin geniş toprakları üzerinde kurulan küçük krallık veya beylikler, “Karum” adı verilen pazar yerleri ile son derece canlı birer ticaret merkezleriydiler. Asurlu tüccarlar beraberlerinde Çivi yazısını da Anadolu’ya getirmişler, böylece Anadolu’nun tarih öncesi de son bulmuş. Kilden yapılmış tabletler üzerine yazılan mektuplardan, Asurlu tüccarların Anadolu’ya kumaş, koku ve kalay madeni getirip, karşılığında altın, gümüş ve tunç malzemeler aldıklarını öğreniyoruz. Bölgenin tüf adı verilen kaya dokusunun oyulmaya çok elverişli olması, öncelikle barınma amaçlı olmak üzere ilk mağara evlerin yapılmasını, ardından Hititler tarafından gizli geçitlerle birbirine bağlanarak etkili bir savunma sitemi olarak genişletildiğini düşündürüyor. Ama yine de bölgedeki hemen bütün evlere gizli geçitlerle bağlanan, dışardan açılması olanaksız taş sürgülerle kilitlenebilen, olmadık tuzaklarla dolu koridorları, bir labirenti andıran galerileri, oturma odaları, ahırları, erzak odaları, şırahaneleri, öğütme taşları, kiliseleri ve hatta mezarlıkları, bugünün modern akıllı binalarını kıskandıracak denli gelişkin havalandırma ve haberleşme sistemleriyle bu gizemli kentlerin hiç de geçici ikamet alanı olarak tasarlanmadıklarını kanıtlar gibi. Bulunan kalıntılardan hareketle bugün, özellikle Bizans döneminden, M.S. 5. yüzyıldan itibaren, bu yeraltı şehirlerinin gerek sayılarında ve gerekse iç tasarımlarında büyük gelişmeler kaydedildiği ve kentlerin bugünkü biçimlerine o zamanlar kavuştuğu söylenebiliyor. 7. yüzyılda yoğunlaşan Arap-Sasani istilaları Kapadokya’nın Hristiyan sakinlerini dana uzun süreler yeraltında yaşamaya zorlayınca, en görkemli örnekleri Kaymaklı, Derinkuyu, Mazı, Özlüce, Özkonak, Tatlarin, Kurugöl ve Gökçetoprak’ta bulunan yeraltı kentleri de aşağı yukarı son halini aldı.

10. yüzyıldan itibaren bölgenin yeni egemenleri haline gelen Selçuklular içinse, yeraltında hazır buldukları bu dünya paha biçilmez değerde bir savunma olanağı anlamına geliyordu ve bunların en gelişkin olanlarının yakınlarına kervansaraylar inşa etmekte gecikmediler. Til köyündeki yeraltı kentinin yakınlarında Dolayhan Kervansarayı, Özkonak yeraltı kentinin yakınlarındaki Saruhan Kervansarayı böylece oluştu. Dönemin zengin ticaret merkezlerini oluşturan bu kervansaraylar, yağmacı hevesleri kabarttıkça bölge halkının aldığı önlemler de gelişti: Yöredeki evler gizli geçitlerle birbirine bağlandı. Tüf kayalar içine oyulmuş evler daha derinlere doğru genişletildi, çeşitli yerlerine geçilmesi zor odalar, tuzaklar kondu, koridorlar ve galeriler çoğaldı, kimi unsurları bugün bile çözülemeyen daha karmaşık bir hal aldı ve giderek bugün şaşkınlıkla izlediğimiz yeraltı labirentleri ortaya çıktı.

KAYMAKLI YERALTI ŞEHRİ

KAYMAKLI YERALTI ŞEHRİ
KAYMAKLI YERALTI ŞEHRİ

Yeraltı şehrinin ilk katı, diğer yeraltı şehirlerinde de olduğu gibi ahırlara ayrılmış. Girişteki ahır, aynı zamanda birçok koridorla kilise ve yaşama mekanları gibi diğer bölümlere geçişi sağlar. Bu koridorlar sürgü taşlarıyla korunmuş. Yine böyle istendiğinde bir sürgü taşıyla kapanabilen bir pasajla ikinci kattaki kiliseye geçilir. Kilise tek nefli 2 apsisli. Apsislerin önünde vaftiz taşı, kenarlarda ise oturmaya yarayan platformlar yer alıyor. Bu kilisenin bitişiğinde, kilise görevlileri için yapıldığı varsayılan bir de mezarlık var. Kaymaklı yeraltı şehrinin, şırahaneler, erzak depoları, mutfaklar ve oturma alanlarından oluşan asıl mekanları ise üçüncü katta ortaya çıkarılmış. Kaymaklı yeraltı şehrinde bulunan en ilginç mekanlardan birisi de bakır işleme atölyesi. Bu atölyelerde yine bir lav oluşumu olan andezit taşına bol miktarda rastlanıyor. Atölyenin tabanına açılmış çok miktardaki çukur, tarih öncesi çağlardan beri bilinen bakır işleme yöntemlerini burada da aynen kullanıldığının bir kanıtı olarak gösteriliyor. Yeraltı şehrinin açığa çıkarılabilen son katı, 4. kat şırahaneler, mutfaklar ve erzak depolarıyla dolu. Bu kattaki üretim, işleme ve depolama mekanlarının çokluğu ve gelişmişliği, yeraltı şehri sakinlerinin yer üstündeki gündelik mesailerini aynen yeraltında da sürdürdüklerini gösteriyor. Kaymaklı Yeraltı Şehri, henüz tümüyle ortaya çıkarılamamış olmasına rağmen, keşfedilen bölümlerinin zenginliği nedeniyle Kapadokya’nın en geniş ve en çok nüfus barındıran yeraltı şehirlerinden biri olduğunu düşündürmekte.

ÖZKONAK YERALTI ŞEHRİ

ozkonak yeralti sehri
ozkonak yeralti sehri

Avanos’ a 14 km. uzaklıkta yer alan Yeraltı Şehri, İdiş Dağı’nın kuzey yamaçlarına, volkanik granit bünyesi tüf tabakalarının oldukça yoğun olduğu yere yapılmış. Geniş alanlara yayılmış olan galeriler birbirlerine tünellerle bağlanmış.
Kaymaklı ve Derinkuyu Yeraltı Şehirleri’nden farklı olarak katlar arası haberleşmeyi sağlayacak çok dar ve uzun delikler bulunuyor. Düzgün oyulmuş odaların girişleri kapatıldığında havalandırma da bu dar (5cm.) ve uzun deliklerle sağlanmış. Yine diğer yeraltı şehirlerinden farklı olarak sürgü taşından sonra, tünel üzerine (düşmana kızgın yağ dökmek maksadıyla) delikler oyulmuş. Özkonak Yeraltı Şehri’nde Kaymaklı ve Derinkuyu Yeraltı Şehri’nde olduğu gibi hava bacası, su kuyusu, şırahane ve sürgü taşları bulunuyor.

Nevşehir’e 29 km. uzaklıktaki Derinkuyu ilçesinde yer alan yeraltı şehri, Kapadokya’daki diğer örnekleri içinde en geniş, en derin ve en gelişkin yerleşim alanıdır.

DERİNKUYU YERALTI ŞEHRİ

derinkuyuyeraltisehri
derinkuyuyeraltisehri

Nevşehir’e 29 km. uzaklıktaki Derinkuyu ilçesinde yer alan yeraltı şehri, Kapadokya’daki diğer örnekleri içinde en geniş en derin ve en gelişkin yerleşim alanı. Tam sekiz katı olan ve 85 metre derinliğe inen Derinkuyu Yeraltı Şehri’nde yaşama alanları, mutfak ve yemekhaneler, ahırlar ve şırahanenin yanı sıra diğer yeraltı şehirlerinde bulunmayan bir misyoner okulu bile var. Bu okulun geniş tavanı yöredeki diğer yeraltı şehirlerinde olmayan bir beşik tonoz ile kaplanmış. Derinkuyu Yeraltı Şehri’nin bir başka ilginç özelliği ise 55 metre derinliğe kadar inen ve aynı zamanda su kuyusu olarak da kullanılan havalandırma bacaları. Bu ikinci işlevinden dolayı, özellikle kuşatma günlerinde aşağıya inemeyen düşmanın suları zehirlemesini önlemek için bu bacaların bir kısmı yeryüzüne açılmazmış. Kaymaklı yeraltı şehriyle birlikte konukların ziyaretine açılan Derinkuyu’nun bugün yalnızca onda biri gezilebiliyor. Bu görkemli yeraltı şehrinin kilisesi ise ikinci katta yer alır ve haç şeklindeki bu kiliseye 3 ve 4. katlardan doğrudan inilen bir merdivenle ulaşılır.

ACIGÖL YERALTI ŞEHRİ

acigol yeralti
acigol yeralti

Bugünkü Acıgöl ilçesinde yer alan Yeraltı Şehri, o kadar eski olmamasına karşın çoğu özelliği açısından Özlüce ve Mazı Yeraltı Şehirleri’yle benzerlik gösterir. Yine tüneller ve pasajlarla birbirine bağlanmış büyük salonlar, bazalt taşı kullanılarak yapılmış kemerli mekanlar, kaya oyma mekanları… Bugüne kadar üç girişi saptanan Yeraltı Şehri’nde kilise yoktur. Girişlerin üçüncüsünde, her iki taraf yüksek taşlarla desteklenmiş, böylece oluşturulan giriş kapısı ayrıca yatay bir taşla korunmuş.

İlk olarak 1975 yılında keşfedilip, 1991 yılında ancak iki katı ziyarete açılabilen Tatlarin Yeraltı Şehri Nevşehir’in, Acıgöl beldesinin 10 km. kuzeyinde, Tatlarin kasabasının ‘Kale‘ olarak bilinen tepesinde yer alıyor.

TATLARİN YERALTI ŞEHRİ
Gerek bölgede, gerekse Yeraltı Şehri’nin içinde, bugüne çok azı kalabilmiş birçok kilise bulunmuş. Yeraltı Şehri’nin diğerlerine göre daha büyük mekanlardan oluşmuş olması ve kilise sayısının çokluğu gibi belirtilerden yola çıkan araştırmacılar, Tatlarin’in bir sivil yerleşim mekanı olmaktan çok askeri ya da dini amaçlarla kullanılan bir manastır ya da garnizon olduğunu tahmin etmekteler. Yeraltı Şehri’nin orijinal girişi yıkılmış. Yaklaşık 15 metre uzunluğundaki bir geçit, giriş bölümünü oldukça geniş bir salona açar. Bu pasaj, diğer yeraltı şehirlerinde de birçok örneğine rastlanan ortası delikli dev sürgü taşlarıyla, izinsiz girişlere kapatılmış.

Sağ taraftaki nişin içinden aşağıya doğru oyulan ve halk tarafından ‘Zindan’ olarak adlandırılan mekanda 3 iskelet bulunmuş. Tuvaletin de yer aldığı bu ana mekanın sağ tarafında kiler/mutfak bulunuyor. Bu alanın Roma Dönemi’nde mezarlık alanı, Bizans Dönemi’nde de kiler olarak kullanılmış olması gerekiyor. Çünkü bu odadaki nişler, yöredeki Roma Dönemi kaya mezarlarındaki -ölülerin yatırıldığı- nişlerden farksız. Ancak daha sonraki dönemlerde bu nişlerin tabanları oyulmuş ve içine erzak konulmuş. İkinci girişte ahır yer alıyor. Daha önce erzak deposu olarak kullanıldığı şüphesiz olan bu geniş mekan sütunlarla desteklenmiş. Tabanında beş adet ambar bulunuyor. Tavan kısmında yeraltı yerleşiminin başka mekanlarına ulaşılabilen havalandırma bacası yer alıyor. Birinci büyük mekan ile ikinci büyük mekan dar bir koridorla birbirine bağlanıyor. Zikzak biçimli bu koridorda tuzak ve bağlantıyı kesen sürgü taşı bulunuyor.

MAZI YERALTI ŞEHRİ
Antik dönemlerdeki adı Mataza olan Mazı Yeraltı Şehri, Ürgüp’ün 18 km. güneyinde, Kaymaklı Yeraltı Şehri’nin ise 10 km. doğusunda yer alan aynı adlı bir köyde kurulu. Köyün ve Yeraltı Şehri’nin kurulu olduğu vadi ve düzlükte Erken Roma ve Bizans dönemine ait çok sayıda kaya mezar görülür. Mazı Yeraltı Şehri’nin bugüne kadar farklı noktalarda dört adet girişi belirlenmiş bulunuyor. Girişleri kontrol etmek için burada da dev sürgü taşları kullanılmış. Özellikle bu bölümde, sürgü taşlarının rahatça hareket edebilmesini sağlayacak düzenlemelerle içeriye izinsiz girişin neredeyse imkansız hale getirildiği görülür. Mazı Yeraltı Şehri’nde de hemen bütün diğer yeraltı şehirlerinde olduğu gibi giriş katı hayvan ahırlarına ayrılmış. Ancak, burada diğer yeraltı şehirlerinden farklı olarak ahırın ortasında hayvanlar için yalaklar bulunur. Yine, Mazı Yeraltı Şehri’ndeki ahırların sayısı diğerlerine göre çok daha fazla. Aynı bölümde bulunan bir diğer ilginç yapı ise şırahaneler. Gerek hayvan ahırlarının çokluğu ve gerekse şırahaneler Mazı Yeraltı Şehri’nin çok uzun süreler kalınmak üzere inşa edildiğini akla getirir. Şırahanelerin tavanında, üzümlerin aşağıya doğru dökülmesini sağlayacak bacalar göze çarpar. Mazı yeraltı şehrinin en görkemli bölümlerinden birisi de ahırlardan açılan kısa koridorlar vasıtasıyla ulaşılan kilise. Yine sürgü taşlarıyla güvenliği alınan bu kilise, kenarları boyunca devam eden ve oturma yeri olarak düşünülmüş alçak platformu, kabartmaları, görevli odalarıyla kusursuz bir görünüm sunar. Kilisenin, Kaymaklı Yeraltı Şehri’ndekinden farklı olarak dikine tasarlanmış apsisisin tam karşısında Yeraltı Şehri’nin diğer bölümlerine geçişi sağlayan gizli bir baca var. Birbirlerine dar ve uzun tünellerle bağlı üst kat mekanlarına geçişi de sağlayan bu gizli bacanın içine açılan oyukların tırmanmayı hızlandırmayı ve kolaylaştırmayı sağlamak üzere açıldığı sanılıyor. Mazı Yeraltı Şehri’nde bulunan pasajların çoğu kapanmış olduğu için, şehrin ne kadar bir alana yayıldığını söylemek bugün için güç de olsa, bu denli kusursuz mekanlara ve bir kiliseye sahip olmasından yola çıkılarak en az Derinkuyu ve Kaymaklı yeraltı şehirleri kadar geniş olduğunu varsaymak yanlış olmaz.

ÖZLÜCE YERALTI ŞEHRİ
Özlüce Yeraltı Şehri, alışılmış kat sistemi yerine çok geniş bir alana yayılan tek kat olarak tasarlanmış. Yeraltı Şehri’nin en geniş alanını hemen girişteki ana mekan oluşturur. Bu büyük alanın sağında erzak depoları sol tarafında ise oturma odaları yer alır. Özlüce Yeraltı Şehri’nin galerileri de çok uzundur ve tabanlarında tuzaklar bulunan bu uzun galerilere hücre tipi odalar açılır. Yeraltı şehrinin oyulduğu tüfler değişik renklerden oluşur. Girişteki bazalttan yapılmış kemerli bölümden 15 metre uzunluğunda bir geçitle asıl tüf kayaya ulaşılır. Nispeten daha yeni olan bu giriş bölümüyle daha eski olan ana mekanın ilişkisini kesmek için koridorun bitiminde granitten yapılmış ve yaklaşık 2 m. çapında bir sürgü taşı göze çarpar.

Kapadokya Tarihi

Kapadokya Nevşehir, Niğde, Aksaray üçgeni arasında kalan bölgeye Persler’in verdiği ad. Katpatukya “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına geliyor. Belki de “Düşler Ülkesi” demek daha uygun düşer. Bir de siz gidip gezin de gönlünüze göre bir ad verin.

 

kapadokya
kapadokya

Kapadokya, gidip görmemiş olup da resimlerinden bilenler için peribacaları’dır. Peribacaları gerçekten doğanın eşsiz armağanları olarak çok ilgi çekici. Ama Kapadokya gezip görmüş olanlar için çok daha derin, çok daha zengin bir anlamı çağrıştırır: Yüzlerce yüzlerce yıl önce yaşamış insanların yarattığı uygarlık, hıristiyanlığın ilk yıllarına uzanan mistik bir atmosfer, baskılara karşı inancın direnci…ve olağanüstü bir doğa!..

Bir de düşgücünüzün elverdiği kadar hayal kurma olanağı.

Nevşehir, Niğde, Aksaray üçgeni arasında kalan bölge Kapadokya olarak adlandırılıyor. Kapadokya ismi Persler’den geliyor. Persler Katpatukya olarak adlandırmışlar bu bölgeyi. Güzel Atlar Ülkesi anlamına geliyor.

Bölgede Perslerden önce Hitit ve Frigya yerleşimleri de olduğu biliniyor. Sonra da bir ara bağımsız krallıkla yönetiliyor ve ardından Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı uygarlıkları iz bırakıyorlar.

Kapadokya Nasıl Oluştu?

kapadokya
kapadokya

Burada birkaç satırda özetleyeceğimiz ve halen de süren doğal oluşum 60 milyon yıldır sürüyor.

60 milyon yıl önce, üçüncü jeolojik devirde Toroslar yükseldi, kuzeydeki Anadolu platosunun sıkışmasıyla yanardağlar faaliyete geçti. Erciyes ve Hasandağı ile ikisinin arasında kalan daha küçük Göllüdağ lavlar püskürttüler. Platoda biriken küller yumuşak bir tüf tabakası oluşturdu. Tüf tabakasının üzeri yer yer sert bazalttan oluşan ince bir lav tabakası ile örtüldü. Bazalt çatlayıp, parçalara ayrıldı. Yağmurlar çatlaklardan sızıp yumuşak tüfü aşındırmaya başladı. Isınan ve soğuyan hava ile rüzgarlar da oluşuma katıldı. Böylece sert bazalt kayasından şapkaları bulunan koniler oluştu. Bu değişik ve ilginç biçimli kayalara halk bir ad yakıştırdı. “Peribacası” dedi. Bazalt örtüsü olmayan tüf tabakaları ise erozyonla vadilere dönüştü, ilginç şekilli kanyonlar oluştu. Bunlar doğanın bölgeye armağanı oldu.

İnsan eli, emeği ve duygusu işe koyuldu. 9-10 bin yıl öncesine ait yerleşimlerden ilk Hristiyanların kayalara oydukları kiliselere, büyük ve güvenli yeraltı kentlerine kadar uzun bir dönemde bir büyük uygarlık yaratıldı.

Doğanın ve insanoğlunun bu macerasına tanıklık etmek için haydi, hemen Kapadokya’ya!

Kapadokya’yı kendi başınıza gezmeniz zor. Çok şeyi kaçırırsınız. Gezip gördüğünüz yerleri iyi bir rehberiniz yoksa eksik algılamanız kaçınılmaz.

Onun için bölgeye düzenlenen turlarla gitmenizi, kendiniz gitmişseniz yerel seyahat acentalarının düzenlediği günübirlik turlara katılmanızı öneririz.

Burada sayfalarımızın elverdiğince gezilip görülebilecek yerler hakkında doğru bilgiler bulacaksınız. Rehber eşliğinde gezmezseniz GEZİ’yi geziniz sırasında yanınızda bulundurmakta yarar var.

NEVŞEHİR

nevsehir
nevsehir

Eski çağlarda Nyssa ve Soandos olarak anılan kent merkezine Türkler Muşkara diyorlardı. Buralı olan Lale Devri’nin ünlü sadrazamı Damat İbrahim Paşa nüfusu artırmak için Sarılar Türkmen oymağını yerleştirdi, nüfusu artıp büyüyen bu yeni kente”Yeni Şehir” anlamına Nevşehir denildi.

Şehir merkezi doğa ve tarih açısından bölgenin en yoksul yeri sayılabilir. Gene de görülecek ne çok şey var. Kentin sırtını yasladığı tepede gördüğümüz kale 12. yy. Selçuklu yapısıdır. Damat İbrahim Paşa zamanında ve son olarak da 1966’da onarım görmüştür. Önde ve arkasında iki kapısı bulunan kalede 4 burç ve 42 mazgal bulunmaktadır.

Şehrin ortalarındaki Damat İbrahim Paşa Külliyesi 1718-1726 yılları arasında yapıldı. Kubbesi kurşunla kaplı olduğu için Kurşunlu Cami olarak da anılır. Nevşehir taşından yapılan külliyenin ön bahçesinde sekiz sütunlu bir şadırvanı bulunmaktadır. Tek şerefeli bir minaresi vardır. İmarethane, kütüphane, kervansaray (Beylik Hanı), Müze olarak kullanılan okul külliyeyi tamamlayan yapılardır. Caminin yanında Paşa’nın 1946’da yapılmış anıtı görülmektedir.

Nevşehirli İbrahim Paşa Müzesi’nde lale devrine ait fotoğraf ve minyatürler bir salona toplanmıştır. İkinci salon arkeolojik eserlere, üçüncüsü ise etnografik eşyalara ayrılmıştır.

Nevşehir Müzesi
Nevşehir Müzesi

Kentle birleşmiş sayabileceğimiz Nar kasabası Kapadokya’nın olağanüstü doğası ile ilk yakın tanışmamızı sağlar. Kayalara oyulmuş evler, odalarla önlerine yapılan yeni kısımlar birleşerek tek ev oluştururlar.

Merkeze 8 km. uzaklıktaki Çat kasabası turistlerin ilgisini yeni yeni çekmeye başladı. Kayalara oyulmuş, uzun dehlizlerle geniş bir alanı kaplayan eski yaşam alanları ve çevredeki doğal oluşumlar ilgi çekicidir.

Nevşehir’de oteller dışında çok iyi lokantalar, barlar yok, eğlence yeri hiç yok. Bunlar için Ürgüp, Göreme, Avanos’a gideceksiniz.

UÇHİSAR

Uçhisar
Uçhisar

Bölgeyi dolaşmaya Nevşehir, Göreme ve Ürgüp’e eşit uzaklıkta bulunan Uçhisar’dan başlamalı. Kent merkezine 10 km. uzaklıktaki Uçhisar, Ortahisar’la birlikte bölgenin doğal kalesi görünümünde, adı da bu benzetmeden geliyor. Yoksa insan yapısı bir “hisar” değil. Uçhisar’ın kale olarak kullanımı Hititler döneminden başlıyor. Bizanslılar ise Arap akınları karşısında kendilerini korumak için kullanmışlar.

Uçhisar’ın tepesine çıkıp kilometrelerce karelik alana yayılmış muhteşem görünümü seyretmekte yarar var. Yalnız kış aylarında dikkatli olmak gerekiyor. Buzlanmadan ötürü ayağınız kayabilir. Uçhisar eskiden kaya oyma evlerle doluydu, sonradan yerleşime kapatıldı.

Nevşehir-Ürgüp karayolundan Uçhisar’a üç yol ayrımı var. Eğer bunlardan Ürgüp’e en yakın olanını (üçüncüsü) tercih ederseniz, sağ tarafınıza bir vadi göreceksiniz. Güvercinlik Vadisi olarak adlandırılan vadide kayalara oyulmuş güvercin yuvaları çok ilginç bir görüntü oluşturuyor. Vadide kayakiliseleri de var ama ziyarete açık değil.

GÖREME VE AÇIK HAVA MÜZESİ

Göreme Müzesi
Göreme Müzesi

Uçhisar’dan Göreme’ye devam ediyoruz. 2,5 km’lik yolun tam ortasında durup, bağ arasından ikiyüz metre yürürsek güzel bir seyir noktasına ulaşıyor ve Uzundere ile Avcılar Vadilerini kuşbakışı görüyoruz. Daha çok zamanı olanlar Göreme kasabasından vadilere girip daha yakından görebilirler.

Göreme peribacalarının içinde yerleşimin sürdüğü 2000 nüfuslu bir kasaba. Elbette yerleşik nüfus bu kadar.

Yörede Hristiyanlık öncesi dönemden kalan mezar odalarını kayalar üzerinde görüyoruz.

Göreme Açık Hava Müzesi’ne girmeden kasabanın içinde görmemiz gereken yerler var. Orta Mahalle Kilisesi kasabanın içindedir.

Avcılar Köyü’nün Uçhisar çıkışına yakın dinlenme yerinin 200 metre kuzey yönündeki Yusuf Koç Kilisesi özel arazi içinde ve güvercinlik olarak kapalı kaldığı için freskleri iyi korunmuş durumdadır, ama sütunları yıkılmıştır. Yol üzerinde Karşı Bacak Şapeli’ni, sütun ve kemerleri iyi durumda olan Durmuş Kadir kilisesini de görüyoruz. Avcılar köyünden Açık Hava Müzesi’ne giderken peribacalarının arasından bir boğazı geçip açık alana çıktığımızda yazın kuru olan sel yatağından yürüyüp çatalda sola dönüyoruz (sağa dönersek Görkün deresi ve vadisinde koni biçimindeki dikitleri toplu olarak görebiliriz) ve El Nazar Vadisi’nde El Nazar Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Çadırı andıran bir koni içine oyulmuş El Nazar’ın bir kısmı yıkılmış olmasına rağmen tavan resimleri izlenebilmektedir. Vadide El Nazar ile Göreme arasında Saklı Kilise bulunuyor. Patikadan tırmanılan platodan sağdaki vadiye inildiğinde görülen kilisenin girişi 500 yıl kadar öncesi bir toprak kayması nedeniyle kapanmıştır. Freskleri orijinaldir.

Göreme Açık Hava Müzesi girişinin yakınındaki Meryem Ana kilisesini görüp müzeye girebiliriz. Müze alanı içerisinde küçüklü büyüklü çok sayıda kilise ile keşiş yemekhaneleri (refektorium), mezar odaları, kiler ve mahzen göreceğiz. ( Müze hergün 08.00 – 17.00 arası açık. Tel: 0. 384. 271 21 67 ) Kiliselerin hepsini açık bulamayabilirsiniz. Sürekli olarak restorasyon ve koruma çalışmaları yapılmakta olduğundan açık olanla yetineceğiz.

Müze alanındaki manastırlarda 7. yy’dan 12. yy’a kadar kilise mimarisini izlemek mümkündür. Düz tavanlı, beşik tonozlu, tek veya üç apsisli, merkezi haç planlı mimariye göre yapılmış kiliselerin fresklerinde de ikonalaşma çağı ve yerel üslupları yansıtan resimleri izleyebiliyoruz. Yöredeki manastırları “sayısız” olarak nitelersek yanlış olmaz. Bir çoğu harap durumda, freskleri yokedilmiş olarak günümüze ulaşabilmiş. Göreme vadisi kaya oyma kiliselerinin yanında doğal görünümüyle de etkileyici bir manzara sunuyor. Sırtlara doğru çıkıp Kılıçlar Vadisi ve Aktepe’yi seyrediyoruz.

Burası fotoğraf çekmek için de uygun yerlerden.

Müze alanındaki kilise ve diğer yapılardan önemlilerini görelim:

Girişte hemen karşımıza gelen yüksek kayaya Kızlar Manastırı deniyor. Dört kat halinde oyulmuştur. Birinci şapel en üstteydi, yıkıldı ve küçük bir parçası kaldı, merdivenle çıkıp kalan kısma bakıyoruz. İkinci şapel kaya kütlesinin içindedir, uzun bir geçitle ulaşılmaktadır.

Elmalı Kilise güneydeki uçurumun kıyısındaki tümseğe oyulmuştur, asıl girişin yolu çöktüğü için duvarına açılmış tünelden giriyoruz. Duvar ve tavan resimleri yer yer dökülmesine rağmen güvercinlik olarak kullanılmış olduğundan oldukça iyi korunmuştur. Ayasofya’nın temel planına uygundur.

Dokuz kubbeli, dört sütunlu, Grek haç planlı ve üç apsisli kilise 11. Yy. ortası ile 12. Yy. başına tarihleniyor. İsa’nın yaşamından 15 sahne resmedilmiş. Ana kubbede Pantokrator ( Evrenin Efendisi ) İsa, diğerlerinde melekler görülüyor.

Azize Barbara Kilisesi’ne(Şapel) Elmalı’nın ters yönünden giriliyor. İki sütunlu kubbesi, haç planı ile 11. Yy. özellikleri taşıyor. Tavanında ve duvarlarında basit halk süslemeleri görülüyor. Çok renkli ve karışık kompozisyonlar resmedilmiş. Girişin karşısındaki hayvan figürleri büyü bozmayı ifade ediyor.

Yılanlı ( Aziz Onuphorios ) Kilise adını azizlerin savaşıp yok ettikleri ejderha resminden alıyor. Enlemesine dikdörtgen planlı, beşik tonozludur.

Mezarların bulunduğu bölüm ise düz tonozludur. Kilise tonozunun iki yanında aziz tasvirleri var. Kilisenin güneyinden batısına doğru gördüğümüz L biçimindeki kaya kütlesinde kiler, mutfak ve yemekhaneler var.

Resimlerin en iyi izlenebildiği, renklerin bütün canlılığıyla korunduğu kilise olan Karanlık Kilise tümüyle resimlerle bezenmiştir. İsa’nın doğumundan ölümüne hayatının anlatıldığı resimler oldukça iyi durumdadır. (Karanlık Kilise’yi bir rehber eşliğinde dolaşmanızı, fresklerin neyi tasvir ettiğini rehberden dinlemenizi öneririz.)

Çarıklı Kilise’ye merdiveni yıkıldığından demir bir merdivenle çıkıyoruz. Dört kubbeli yapısıyla St. Barbara’ya, resimleri bakımından Karanlık Kilise’ye benziyor. Tahribata rağmen resimler bütünlüklerini korumaktadır. Otoparkın alt yanındaki Tokalı Kilise bölgenin en büyük kilisesidir. Merdivenle inilen bir alt kilisesi de bulunan Tokalı çağdaş restorasyonu tamamlanmış tek kilisedir.

Göreme’den ayrılmadan önce Kılıçlar Vadisi’ni görebiliriz. Göreme Vadisi ile Aktepe arasında beyaz tüf kayalardan oluşan bu vadilere Büyük ve Küçük Kılıçlar deniliyor. İçinden su yolu geçen peribacaları, tünelleri, ilginç biçimli kayalıkları ile etkileyici bir görünümü olan vadide dört sütunun taşıdığı büyük kubbeli Kılıçlar Kilisesi de görülüyor.

Göreme’den sonra Ortahisar ve Ürgüp yönüne devam edilebilir, biz bir başka yolu, Kızılçukur, Zelve ve Çavuşin’i görerek Avanos’a giden yolu izleyeceğiz.

Kızılçukur Vadisi

Kızılçukur Vadisi
Kızılçukur Vadisi

Göreme’den Çavuşin’e kadar olan alan gerçekten düşsel görüntülerle doludur. Çavuşin Köyü’nün içinden geçen toprak yol bizi Güllüdere ve Kızılçukur adlı iki doğa harikasına götürecek. Çavuşin Köyü’nde caminin yanından dönen toprak yolu izleyerek yarım saatlik bir yürüyüş de yapabiliriz. Vadilerin belirli bir kesimine kadar otomobille de gidilebilir ama akşam serinliğinde yürümeyi tercih edelim. Yürüdüğümüz sel yatağına Güllüdere deniliyor. Burası inzivaya çekilen keşişlerin yeriymiş. Kayalarda keşişlerin inziva hücrelerini görüyoruz. Bugün de inziva için ideal yer olduğunu düşündürtüyor. Kuş seslerinden başka bir ses duyulmuyor. Güllüdere ve Kızılçukur’un farklı biçimde oluşmuş kaya kütlelerine 12 kilise oyulmuş. Bu kiliseler Çavuşin’deki vaftizci John Kilisesi’nin etrafında toplanmış ilk Hristiyanların buraya yerleştiğini düşündürmektedir.

Kızılçukur özellikle akşam üzerleri, günbatımına yakın çok etkileyici bir manzara sunuyor. Derin, kıvrımlı ve yamaçları kırmızı renkli vadiye akşam güneşi vuruyor, oturup seyre dalıyorsunuz, her dakika renkler değişiyor. İsterseniz bir oyun oynayın, dikkatle bakın önce, sonra gözlerinizi iki dakika kapatıp yeniden bakın, renklerin değiştiğini daha açık göreceksiniz.